Künye Rss Siteme Ekle İletişim
GÜNDEM 1. SAYFA VİDEO-HABER EKONOMİ SPOR EĞİTİM KÜLTÜR SANAT TEKNOLOJİ KADIN AİLE YEREL
Ana Sayfa > KADIN AİLE > Sakin bir hayat, Alzheimer riskini artırıyor
Sakin bir hayat, Alzheimer riskini artırıyor
...
21-07-2019 12:33
KADIN AİLE
0 Yorum
342 Okunma
Haberi Yazdır

Uzmanlar sakin bir yaşamın sosyal izolasyon ve beyin uyarımı üzerinden Alzheimer riskini yan bir faktör olarak artırabildiği konusunda uyarıyor. Önlem Alınmalı.

ALZHEIMER, SONDAN BAŞA DOĞRU TANIMLANAN BİR HASTALIK

Alzheimer hastalığının sondan başa doğru tanımlanan bir hastalık olduğunu belirten Tanrıdağ, “Sondan başa tanımlanan bütün hastalıklar gibi, çözümünde zor yıllar yaşanmaktadır. Alzheimer, bu hastalıktan ölen bir hasta üzerinde otopsi yöntemiyle tanımlanmıştır. Otopsi yöntemiyle tanımlanan bir hastalık, ilk defa ister istemez tanı yöntemi olarak otopsiyi ön plana getirmiştir ve bizim yetiştiğimiz yıllar da dahil olmak üzere klasik kitaplarda ‘Alzheimer hastalığının kesin tanısı, patolojik bulguların elde edilmesi ile konur’ diye hala bir anlayış söz konusudur. Bu durum işleri zorlaştıran, belki de imkansız hale getiren bir konudur. Benim düşünceme göre, her gün gündelik hayatımızın içinde yanlarından geçtiğimiz, karşılaştığımız, konuştuğumuz insanların bir bölümü, Alzheimer riski yönünden diğerlerinden ayrılmaktadır” dedi.

 

ÖNLEM ALINMALI

“Alzheimer risk gruplarının tanınması, kendi üzerimizdeki risklerin anlaşılması ve risklerden yola çıkılarak hastalık ortaya çıkmadan tedbir alınması son derece önemlidir” diyen Tanrıdağ, “Hastalığın son evresinde beyinde ortaya çıkan patolojik bulgulara mutlaka rastlayacağız ve onları elde edeceğiz diye normal bir çaba gösterilirse bu önemli bir zaman kaybı olabilir. Benim bakış açıma göre, Alzheimer hastalığı oldukça geç tanı konan bir hastalıktır ve klinik erken tanı diye bir şey eğer söz konusuysa bu bile orta evrelerin hastalık olarak tanısıdır. Yani klinik anlamda Alzheimer hastalığının erken tanısı diye bir şey yoktur” dedi.



“Alzheimer risk gruplarının tanınması, kendi üzerimizdeki risklerin anlaşılması ve risklerden yola çıkılarak hastalık ortaya çıkmadan tedbir alınması son derece önemlidir” diyen Tanrıdağ, “Hastalığın son evresinde beyinde ortaya çıkan patolojik bulgulara mutlaka rastlayacağız ve onları elde edeceğiz diye normal bir çaba gösterilirse bu önemli bir zaman kaybı olabilir. Benim bakış açıma göre, Alzheimer hastalığı oldukça geç tanı konan bir hastalıktır ve klinik erken tanı diye bir şey eğer söz konusuysa bu bile orta evrelerin hastalık olarak tanısıdır. Yani klinik anlamda Alzheimer hastalığının erken tanısı diye bir şey yoktur” dedi.

İLK PATOLOJİK BULGULARI

Alzheimer teşhisi konulan ilk hastanın 51 yaşında hastalık teşhisi konulan ve 5 yıl sonra ölen Augusta Deter isimli bir kadın olduğunu belirten Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, bu hasta ile ilgili patolojik bulguların unutkanlık, ajitasyon ve paranoya olduğunu ifade ederek “Doktoru 5 yıl boyunca hastasını takip etti, ölüm haberi gelince hastanın beynini istedi ve kendisiyle birlikte çalışan laboratuvar arkadaşlarıyla beraber nöropatolojilk çalışma yaptı ve nöropatolojik bulguları buldu. Bu üç yakınma, aslında hastanın sadece nöroloji hastası olmadığını ortaya koydu. Alzheimer hastalığı tanımlanmadan önce bu hastalar psikiyatri hastası olarak kabul ediliyordu. Bu durum, bu hastaların sadece psikiyatri hastası da olmadığını ve nöropsikiyatri hastası olduğunu bize gayet açık bir şekilde gösteriyor” dedi.

ALZHEIMER YAŞLANMAYA BAĞLI BİR HASTALIK DEĞİLDİR

İlk kez 1906 yılında yani 113 yıl önce tanımı yapılan Alzheimer hastalığı ile ilgili dünyada yaklaşık 70 yıl boyunca hiçbir şey yapılmadığını belirten Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Alzheimer hastalığı, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın televizyona çıkıp ‘Doktorlar bana Alzheimer teşhisi koydu’ demesinden sonra ve ayrıca ‘Beyin 10 Yılı’ denilen 1990-2000 yılları arasındaki 10 yılın Baba Bush tarafından ilan edilmesinden sonra yeniden gündeme gelmiş ve bugünkü çalışmaların temeli, o yıllardan sonra yapılmıştır. Yani 20. yüzyıl tarihi içinde tanımlanan bir hastalık, 70 yıl boyunca unutulmuştur. Hastalık konusunda hiçbir dikkat sarf edilmemiştir. Hastalığın tanındığı yıllarda hastanın yaşı 51’di ve 56 yaşında ölen bir hastaydı. Yani Alzheimer’ı yaşlanmaya veya yaşlılığa bağlayanlar, bu veri üzerinde durmalıdır. Alzheimer, yaşlanmayla bire bir nedensellik ilişkisi içerisinde olmayan, etkilem düzeyinde yaşlanmadan etkilenen ve başka risk faktörlerinin de işin içine girmesiyle yaşlanmanın patolojik hale dönüştüğü bir hastalıktır.51 yaşında başlayan bir hastalığın, daha sonraki yıllarda genetik faktörlerle 30’lu yıllarda bile başladığı gösterilmiştir” dedi.

KLİNİK ÖNCESİ DÖNEM ARAŞTIRILMALI

Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, normal bir beyinden ileri derecede Alzheimer’lı bir beyine kadar nöropatolojik evrelerin bulunduğunu belirterek “Nöropatolojik evrelerden klinik öncesi evreler var ve klinik evreler var. Demek ki erken tanı, klinik öncesi konulacak. Klinik öncesi dönem araştırılacak. Klinik evrelere geçtiği zaman biz ne kadar erken tanıdan bahsedersek edelim erken tanı olmayacak, üzerinden zaman geçmiş olacak. Klinik erken tanı, hastalık açısından gecikmiş bir tanıdır. Klinik erken tanı, MCI aşamasında orta dereceli, demans aşamasında ağır dereceli hastalık dönemine denk düşer. Gerçek anlamı ile klinik erken tanı yoktur. Erkenin de erkeni vardır” dedi.

Alzheimer hastalığında risk fakörlerine dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Eski anlayış, ‘İnsanlar yaşlanınca bunarlar’ görüşüne sahipti. Onları mazur görüyoruz çünkü hiçbir tanı yöntemleri yoktu. Kültürel faktörler vardı. İnsan ömrünün uzaması, sosyo-ekonomik şartların düzelmesi, yaşam kalitesinin yükselmesi, hayatın uzamasıyla sonuçlandı. Dolayısıyla hastalığın yükü ileri yaşlarda daha belirgin hale gelmeye başladı. Alzheimer hastalığının nedeni, yaşlanma değildir. Yaşlanma bir etkendir, bsaşka etkenlerke birleştiği zaman ortaya çıkan bir etkendir. 90 yaşına geldikleri halde Alzheimer’ın başlangıcını bile göstermeyen insanlar vardır ve bugün o insanlara süper yaşlılar diyoruz. Risk gruplarına yönelmeliyiz. Önce kendi ailemizden ve yakınlarımızdan başlamalıyız. Bazı insanlar ailelerinde Alzheimer görüldüğü için eskiden çok daha fazla başvuruda bulunuyordu ve kendi risklerinin araştırılmasını istiyorlardı. İnsanlardan bazıları genetik testler yaptırmak istiyorlar. Bu olanak var. İnsanların yaşam tarzı önemli. Yaşamlarını nasıl geçirdikleri önemli. Yaşamın içinde gizli olan risk faktörleri var” dedi.

DOWN SENDROMU-ALZHEIMER İLİŞKİSİ

Genetik araştırmaların Down Sendromu ile Alzheimer arasında bir önemli bir genetik ortaklık bulunduğunu belirten Tanrıdağ, “Down Sendromu ile doğanlar erken Alzheimer’a yakalanırlar. Alzheimer patolojik bulguları 30-40 yaşları arasında bunların beyinlerinde ortaya çıkar. Demek ki çok boyutlu zamana yayılması gereken bir faktördür” dedi.

KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

“Alzheimer hastalığı, kadın hastalığı değil ama kadınlarda öncelikle görülen, 3’te 2 oranında görülen bir hastalık” diyen Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Bunun nedenleri olabilir, üç neden ayırdedebiliyoruz. Bir tanesi; kadınlar erkeklerden en az 10 yıl daha fazla yaşıyor. İkinci neden; kadınlarda depresyon daha sık görülebiliyor. Kronik depresyon, Alzheimer riskini en az ikiye katlayan bir risk faktörüdür. Üçüncüsü de ostrojen azalması ve depresyonu üzerinden beyni güçlü bir uyarıcı hormon olan ostrojenin yokluğunda Alzheimer riski daha da fazla artıyor” dedi.

BEYİN CHECK-UP'I YAPILMALI

Erken teşhiste beyin check-up’unun önemine işaret eden Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Beyin check-up’ı NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nde rutin olarak yapılmaktadır. Sonuçları, erken tanı kavramını mümkün olduğu kadar erken safhada ortaya çıkarmaktadır. Erken tanıda PET BT denilen tanı yöntemleri de kullanılmaktadır. Yani yapısal olarak MR veya benzeri tekniklerde henüz ortaya çıkmamış değişimleri, metabolik yönden ortaya çıkaran bir tetkiktir. Onun için gerçek anlamda bir beyin check up’ından bahsediyorsak, onu da içine katmalıyız. Bu araştırmaları yapmalıyız. Sadece ‘Ben hasta mıyım?’ diye soranlara değil, belli bir yaş grubunun ötesine geçmiş kişilere tarama tarzında yapılabilir” önerisinde bulundu.

İÇE KAPALI YAŞAM TARZINDAN UZAK DURULMALI

Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, Alzheimer’dan korunmada yaşam şeklinin önemine işaret ederek “İçe dönük, içe kapalı bir yaşam tarzı, sosyal olsun ailesel olsun, kendini uyaranların dışında tutmak, gündelik hayatında hep alışılmış rutin şeyleri yapmak ve bir yandan da yaşlanmak, risk unsuru olarak devreye giriyor. Dolayısıyla kronik depresyondan sakınmak lazım ve tedavi ettirmek lazım. Bazı insanların inandığı gibi, ‘erken emekli olacağım, domates yetiştireceğim’ diye kırsal yörelere gitmemek gerekiyor. O da sosyal izolasyon üzerinden, beyin uyarımı üzerinden Alzheimer riskini yan bir faktör olarak artırabilir. Kafa travmaları ve düşmelerden korunmak gerekiyor. Belli bir yaşın üzerinde tekrarlayıcı genel anestezi almak konusunda dikkat edilmeli, acil durumlar dışında 60 yaşından sonra genel anestezi almamak gerekiyor” diye konuştu.

Etiketler :
Sakin bir hayat - Alzheimer riskini artırıyor -
YORUM YAZ
Künye Sık Kullanılanlara Ekle Giriş Sayfam Yap Rss - Xml Siteme Ekle İletişim
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır.
Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.
2011
© Bandırma Yaşam Gazetesi - Bandırma ve Bölgenin Güçlü Sesi bandırma haberleri bandırma gazete bandırmadan haberler
Kodlama : Networkbil.net