banner11

BİST
ALTIN
DOLAR
STERLİN
EURO

 

Değerli Okurlarım;

Tarihle uzaktan yakından, azda olsa ilgisi olanlar bilir ki Türkler Asya kıtasına has beyaz ırka mensup bir milletirler. Farklı yaradılış teorilerine göre, farklı ortaya çıkış efsaneleri mevcut olan Türkler ilk yaşamlarını Asya’nın, Orta Asya dediğimiz ve bugünde aynı adı taşıyan sahasında gerçekleştirmişlerdir. İster insanlığın uzaydan geldiği teorilerine göre olsun, ister Darvin benzeri maymunların benzeri tür bir yaratığın evrimleşmiş şekliyle olsun,  bugünkü insanlığın ortaya çıktığını ileri süren teorilere göre olsun, hatta İslamiyet’in ve diğer semavi dinlerin Adem Peygambere dayanan insanlık teorisine göre olsun insanların ilk yaşamı büyük olasılıkla Asya’da başlamıştır. Gerçi bunun aksine inanıp Afrika’yı insanlığın ilk beşiği sayan teorilerde mevcuttur. Ama tüm bu teorilerin çoğunluğunun bilhassa Asya’nın insanlığın ilk yaşam sahası olmasında birleştiklerini görürüz. İnsanlığın varlığı ve ortaya çıkışı konusundaki teoriler, nazariyeler, kuramlar bir yana biz Türklerin tarih sahnesine çıkış sahamızın yani ilk çıkış noktamızın Asya’nın ortasını oluşturan Orta Asya olduğu tartışmasız olarak bellidir. Hal böyle olunca bugün yeryüzündeki Türk dediğimiz veya Türklerle akrabalığını kabul ettiğimiz pek çok ırkın ana yurdu hiç şüphesiz Orta Asya olmaktadır. Tarihi bilgiler ve gerçekler ışığında Türklerin farklı zamanlarda gerçekleştirdikleri göç dalgalarıyla yeryüzünün diğer sahalarına dağıldığı gerçeği de tartışmasız bilinen bir durumdur. Türkler Orta Asya’dan, Orta Asya’nın yaşama ve medeniyet ortaya koyma açısından uygunsuz bir coğrafi özelliği geçtiği anda veyahut da bu saha başka milletlerin veya kendi milletlerinin farklı alt kültür gruplarının yönetimine geçtiğinde bu sahadan göç etmişlerdir. İlk göçlerinin sebebi coğrafi değişikliğin ve iklim şartlarının Orta Asya’yı yaşanmaz hale getirmesi dolayısıyla olduğu şüphesiz ortadadır. Öyle olmalıdır ki medeniyette yüksek seviyeye ulaşmış diğer yeryüzü sahalarında yaşayan kitleler taş devri dediğimiz devrin farklı evrelerini yaşarken, demir devrine ait kültür seviyesine ulaşmış Türklerin Orta Asya’dan farklı yönlere aynı anda göçler gerçekleştirdiklerini görmekteyiz. Bu değişikliğin yani bu göçlerin Orta Asya sahasının yaşam için elverişli saha olmaktan çıkması dışında başka bir sebeple izahı da oldukça zordur. Orta Asya’dan göçlerle ayrılan Türkler ilk çağın bu ilk göçleriyle Afrika’ya, Avrupa’ya, Okyanusya’ya hatta Amerika’ya yapıldığını beyan eden pek çok iddia ve mevcuttur. Bu görüşleri doğru kabul edersek Türk ırkının, Türk medeniyetinin Avrupa sahasında bünyesine karışmadığı hiçbir medeniyet ve millet yok demek pek ala mümkündür. Aynı şekilde Afrika’daki bilhassa Kuzey Afrika’daki medeniyetlerin ve milletlerin oluşmasında da bu ilk Türk göçlerinin ve daha sonra olacak göçlerin katkısı ve payı oldukça büyüktür. Hele Asya’nın Güney’inde yer alan Çin Hint’i, Hindistan, Arabistan yarımadalarına Türk göçlerinin medeni açıdan ve bu sahalardaki ahalinin oluşması açısından katkısı büyük olmuştur. Zaten Asya’nın Sibirya sahasına, Moğolistan ve Çin sahalarına, Çin Hint’ine, Hindistan’a, Afganistan, İran, Ortadoğu ülkelerine, Anadolu’ya gerçekleşen bu Türk göçleri bu sahalardaki medeniyetlerin ve ulusların oluşmasının temel taşları ve yapı harcı olmuştur. Bütün bunlardan sonra şunu kesinlikle vurgulayabilirim ki, Asya’da ilkçağdan bugüne görülen bütün medeniyetlerde, bütün devletlerde, bütün milletlerde oluşum açısından Türk ırkının katkısı ve payı mevcuttur. Bütün bu medeniyetlere ve milletlere katkıda bulunan Türk ırkının en keskin özelliklerinden birisi en bariz özelliklerinden birisi hiçbir zaman devletsiz yaşamamış olmasıdır. Bir başka deyişle, Türk ırkını diğer ırklardan ayıran en önemli özelliği daima yaşadığı sahada, yaşadığı sahalarda mutlaka bir devlet kuran bulunduğu sahalara hâkim olan bir ırk olmasıdır. Bu asırlarca devam etmiş Türk ırkı yaşadığı sahalarda mevcut olan tüm ırkları her zaman ilk fırsatta egemenliği altına almıştır ve yönetici ırk olma durumunu taşımıştır. Ne var ki devlet kuran etrafındaki ırklara hâkim olan bir ırk olmasına karşılık Türk ırkı, yakınçağ başlarına kadar sürekli devlet yönetimi şekli olarak Mutlakıyet sistemini benimsemiş ve uygulamış bir ırktır. İşin tuhafı Asya kıtasında, Afrika kıtasında, Avrupa kıtasında Türk ırkının etkisinde bulunan diğer ırklarda aşağı yukarı aynı rejim sistemini benimseyip uygulamışlardır. Bu sistemin dışına çıkabilen ırklar ilkçağ içerisinde ancak Anadolu, Yunanistan, İtalya yarımadaları gibi sahalarda yaşayan bazı ırklar olabilmişlerdir. Türk ırkının devlet şekli olarak Mutlaki sistemi kabul etmesi bence yadırganmamalı, yadırganacak bir durumu oluşturmamalıdır. Çünkü insanlar yaşam faaliyetlerini yaptıkları çevreden yaşadıkları sahanın iklim şartlarından, bitki örtüsünden, hayvanlarının yaşam şekillerinden etkilenen bir yapıya sahiptirler. Bu nedenle Orta Asya sahasında olsun, yaşadıkları diğer sahalarda olsun ama bilhassa Orta Asya sahasında yaşadıkları sırada Türkler çevrelerinde yaşayan hayvanların yaşam şekillerini gözlediklerinde bu canlıların bir lider yönetiminde sürüler halinde yaşadıklarını görmüşlerdir. Türklerin çevresinde en bol bulunan atlar, koyun ve keçiler yine Orta Asya’nın en bol bulunan yabani hayvanı olan Kurtlar Asya’da önemli bir yaşam imkânı bulan geyikler, ren geyikleri hep sürüler halinde yaşayıp başlarındaki liderlerin yönetimi ile hareket eden canlılardır. Kanaatimce her millette olduğu gibi Türklerde yaşam biçimleri ve yaşam olayları açısından çevresindeki bu canlılardan etkilenmişler örneklemelerde bulunmuşlardır. Bu nedenle onlarda kabileler halinde, kabile liderlerinin emrinde bir nevi sürü yaşamına başlamışlardır. Zaten biz Türklerin yaradılış efsanelerine baktığımızda bazı efsanelere göre Türk ırkının totemini yani yaradılış kaynağını keçi, bazı efsanelere göre koyun, bazı efsanelere göre kurt hatta bazı efsanelere göre geyik oluşturmaktadır. Bu hayvanları kendilerine totem kabul eden Türklerin bu hayvanların yaşam biçimlerinden etkilenmemesi mümkün müdür? Bozkurt efsaneleri, Alageyik efsaneleri boşuna mı ortaya çıkmıştır? Ergenekon efsanesi, Bozkurt efsanesi bu hayvanların yaşam biçiminin, Türk halkına yaptığı etkileri ifade etmez mi?

İşte bu nedenle şahsi düşüncem olarak biz Türklerin yakınçağ başlarına kadar Mutlakıyet idaresinde, teokrasi biçiminde yönetilmekte ısrar edişimizin sürekli bu tarz idarelerde yaşayışımızın altında ilkçağlardan başlayarak daha sonralara kadar atalarımızın çevrelerinde yaşayan hayvanların sürü yaşamlarında bir lider yönetimindeki sürü yaşamlarından etkilenmelerinin payı mutlaka vardır diyorum. Yine biz Türklerin atlı bozkır kültüründe yaşamış olmamızın ve yine dünyanın en fazla göç eden ırkı olmamızın da kendimize yönetim biçimi olarak mutlakıyet’i seçmemizde payının büyük olduğu düşüncesini taşımaktayım. Çünkü hareket halindeki kitleler göç eden kitleler bu hareket esnasında ve yaptıkları göç esnasında kendilerini yönetecek bir lidere muhtaçtırlar. Ve hareketleri esnasında yahut göçleri esnasında bir lider tespit edip ona bağlanırlar, onun emrine girerler. İşte bu bağlanıp emre giriş onları o liderin tahakkümüne sokar. Bu durum bir nevi mutlaki idarenin ilkel şeklidir. Daha sonra o kitle bir yere yerleşip yurt sahibi olursa orada kurulacak yönetimin, devletin yöneticisi de o lider olur. Devlet ne kadar büyürse büyüsün o lider ve o liderin takipçisi nesli o devlete yönetici olmaya devam eder. İşte bu nedenledir ki toplum hareketlerinin ve göçlerin de bizdeki mutlaki sistemin tespitinde payı büyüktür. Nitekim Selçukluları Ortadoğu’ya getiren Selçuk Bey ve sülalesinin Selçuklu Devletine kayı boyunu Anadolu’ya getiren Ertuğrul Gazi’nin ve onun soyunun Osmanlı’ya hâkim olması böyle gerçekleşmiştir. İşte bu nedenlerle biz Türklerde yönetim şekli tarih sahnesine ilk çıkışımızdan itibaren hep mutlaki sistemle olmuştur. Ve kurulan Türk Devletlerinin hemen hemen tamamı da bir aşirete, bir boya ve genellikle o boyun göç etmesine bağlı olarak kurulmuştur. Öyle veya böyle gerek Asya sahasında gerek Avrupa sahasında kurulan bütün devletlerimiz hep mutlaki rejimle yönetilmişlerdir. Hatta göçlerle içine sızıp etkilediğimiz yahut belirli bir süre egemenliğimiz altında tutup bazı özellikleri kazandırdığımız sahaların halkları bile bizim tesirimizle, bizim katkımız ve öğrettiklerimizle idare şekli olarak mutlakıyet rejimini kabul etmişler ve bu şekilde yönetilmişlerdir. Tarih sahnesinde içinde yer aldığımız ilk teşkilatlı insan topluluğu olan İskitlerden başlayarak bütün devletlerimizde mutlakıyet söz konusu olmuştur. Büyük Hun Devletinde, Batı Hun Devletinde, Ak Hun Devletinde, Avrupa Hun Devletinde rejim hep mutlakıyet şeklindedir. Başta Kaan denilen, Tanrı Kut denilen bir hükümdar vardır. 

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.