HAYAT KISA KUŞLAR UÇUYOR…
Avuçlarımızın arasından kayıp giden hayatımız, her şeyin geçip gittiği gibi gidiyor işte. Su misali akıp geçiyor. Kimini delip geçiyor, kimini teğet geçiyor, kimini öldürüyor, kimini ise yaralayıp kan revan bırakıyor ulu orta. Nitekim bir şekilde kötü olan da iyi olan da zamana karşı duramayıp unutulup gidiyor. Geriye artıp kalmıyor hiçbir şey, yok oluyor yaşamın içerisinde; acısı da kahkahası da…
Siyahı da beyazı da yok oluyor. Unutmak belki de rabbimizden bizlere bahşedilmiş en değerli hediye. Ya unutamasaydık ve hep o acı aynı taze haliyle kalsaydı ruhumuzda? O nedenle lütuftur bazen unutmak. Geçmişin siyah isli, bulanık, belirsiz, küf kokan halini kâğıt gibi parçalanan nemli duvarların arasına dürüp saklamak en doğrusu…
Çocukluğuma dair hatırladığım en mutlu anılarımı; ağaç tepesinde üstüm başım meyve lekelerine bulanmış halde etrafa aldırış etmeden çığlık çığlığa söylediğim şarkılar oluşturmaktadır. Sezen Aksu’dan Şinanay örneğin, Nilüfer’in kadife sesinden dünya dönüyor.
“Ada vapuru yandan çarklı, bayraklar donanmış cafcaflı. Simitçi kahveci gazozcu…”
Peki, kim bu simitçi? Kim bu gazozcu? Kahveci kim? Kafamda rengârenk sorular ve kocaman bir kahkahanın yankısı daha…
Sonra aklıma gelen en sevimli anımız; terkedilmiş bir kediyi nasıl da annemden saklı eve soktuğumuz, gizli gizli mutfaktan ona akşam için hazırlanan yemeğin en güzel tarafını ayırışımız. Kendi aramızda fısıldaşırken en zayıf anımızda ev halkına yakalanışımız. O tatlı terliğin vücudumuzda bıraktığı sıcak his, mor doku, şefkat dolu darbe…
Lise yılları geliyor peşi sıra gözlerimin önüne; siyah beyaz bir film şeridinin en kıyı köşesinden, dava peşinde koşacağız diye yok saydığımız gençlik heveslerimiz, Düzeltebileceğimizi sandığımız dünyaya dair uluslararası ilişkiler fikirlerimiz, çılgınca geleceğe dair plansız düşüncelerimiz ve birbirimiz için ölümü bile göze alabileceğimiz arkadaş kolonilerimiz.
Yetişemediğimiz ya da paramızı yetiştiremediğimiz Titanik filminin son gösterimi. Sonra büyüyoruz ve atomu bile parçalayabilecek o bitip tükenmeyen, insanları düzeltme hevesimiz…
Sonuçta şairin dediği gibi kuşlar uçuyor ve hayat kısa, çokta ciddiye alıp kafaya takmamak gerekiyor yaşam denilen sivri dişli canavarı. Hepimiz bir şekilde büyüyoruz, yaşlanıyoruz ve ölüyoruz. Bembeyaz karlar altındaki güçlü kardelenin yapraklarıyla, yeniden daha güzel bir yerde karşılaşabilmek adına onu özgür bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Yeniden yeniden gelecek olan güzel günlere daha güçlü açabilmesi duasıyla. Daha güçlü yarınlara açabilmemiz duasıyla…